Farklı olmanın gocunma, aşağılanma ya da dışlanma nedeni olmadığı, ‘en’ [akıllı, başarılı, güçlü, uzun boylu, zayıf, güzel, zengin vs.] olmanın önemsenmediği, mükemmelin zaten olmadığı, kendi olmanın gani gani yettiği, ‘esteto-hijyenik’ kaygıların hakim olmadığı, paylaşmanın içten geldiği bir dünya hayali kuruyoruz çoktandır... Bize anlatılan masalları sevmiştik, artık çocuklarımıza masallar anlatacak yaşa geldik ve bir baktık:

Çocukla yetişkin arasında örnek almanın tek yönlü değil, karşılıklı olması gerektiğine inanıyoruz. Çocuk ve yetişkin diye ayrılan, biri diğerini biçimlendiren iki sınıfın benimsenmesini pek bir garipsiyoruz. Çocuklar gelecekte ‘iyi’ ve ‘doğru’ yetişkinler olmak için değil, çocuk çocuk keyif almak için okusalar ne güzel olur diyoruz. İlle de ‘doğru’yu belletmeye çalışmayan; kavrayışı ve duygulanımı zenginleştirmeye hevesli, deneyimlenenle yüzleşmeye gönüllü; çatışmaların, gerilimlerin, karşıtlıkların üzerini örtmeyen hikayelerin hayalini kuruyoruz. Ama en fenası, meraktan çatlıyoruz.

Bir zamanlar çocuk olmuş olmamız çocuk olmakla ilgili her şeyi bildiğimiz, hâlâ bildiğimiz anlamına gelir mi? Yirmi yıl önce yetişkin olmakla bugün yetişkin olmak arasında bir fark varsa, bugün çocuk olmakla yirmi yıl önce çocuk olmak arasında da bir fark olması gerekmez mi? Yani teknolojinin yarattığından başka bir fark olamaz mı? Hem zaten çocuk olmayı ne kadar hatırlıyoruz?

Hatırladığımız kadarıyla, çocukluk hiç de öyle cennetvari (idilik) bir zaman dilimi değildi, yaşam gibiydi, olduğu kadar. Hayali de vardı kırıklığı da. Sokaklar vardı, ağaçlarda erikler, etimekle tatlı yapan emekli öğretmen komşular, “bi tur da ben bineyim mi” dedirten bisikletler, pamuğa gidenler, dahası fındığı çok sevdiği için fındığa gidenleri kıskananlar vardı. Ama yoksulluk da vardı, sonra hastalık ve tabii yoksunluk da. Vardı. Hatırlıyoruz. Yalnız ne zaman yokmuş gibi davranmaya başladık, ne zaman estetik kaygılara düşüp sırf Doğu ağzıyla konuşuyor diye öğretmen beğenmez, sırf hasta diye sınıftan çocuk attırır olduk, orası biraz muallak. Şehir ne zaman gıcır bir dekor, yaşam ne zaman janjanlı bir fantezi oldu, bilmiyoruz. Ama artık bildiğimiz yollarla, yani okuyarak, yazarak ve çizerek, insana, doğaya ve şehre dair hakikate çocuklarımızla birlikte yeniden sahip çıkmak istiyoruz.

O yüzden Habitus’un başına Minör ve Majör işler açıyoruz. Minör’ün de Majör’ün de kaygıları aynı. Aralarındaki tek fark Minör’ün çocuklar için Majör’ün yetişkinler için kitapları seçmesi. Yoksa bütün kitaplar hep çocuklar, ana babalar, ablalar ağabeyler, kardeşler, arkadaşlar, dedeler nineler, torunlar, çiçekler, böcekler, ağaçlar, dereler, dağlar ve şehir hakkında.